İstanbul'un kalbi saydığım Sultanahmet semtine, zaman zaman tarihi havayı teneffüs etmek üzere giderim. Nice ecdat yadigarı yapının bir arada bulunduğu bu bölgede Dede Efendi'nin de evi vardır. İşte 'Türkiye Tarihi Evleri Koruma Derneği' tarafından restore edilen bu evde 1998 yılında bir özel televizyon kanalında yayınlanan Dede Efendi belgeselinin bazı bölümleri çekilmişti. Ben de Dede'nin öğrencisi Dellalzâde rolünü üstlenmiştim.

Büyütmek için tıklayın Büyütmek için tıklayın Büyütmek için tıklayın

Filmin çekiminden sonraki yıllarda da İsmail Dede'ye olan hayranlığım artarak sürdü. Pek sık olmasada bu evi ziyaret etmeye devam ediyorum. Burada bir türbedar disipliniyle görev yapan Ziya Boyu adlı muhterem amcayla da zaman içinde ahbaplığımız oldu. Ziya Amca Dede Efendi'nin evinin restore edilmeden önceki hallerini bilir,

çünkü doğma büyüme Sultanahmet'lidir. Bir ara 1969 ve 1972 yıllarında Viyana'da ikamet eden Ziya amca, orada da ölümsüz besteci Wolfgang Amadeus Mozart'ın öldüğü evin karşısında oturmuş. Pencere'den Mozart'ın müzesine bakarken bir gün Dede Efendi'nin evinde bekçilik yapacağımı hiç düşünmemiştim diye anlatır Ziya amca. Ama, burada çalışmak onu dinçleştirmiş. Çünkü, o, Mozart'ın eserleriyle boy ölçüşebilecek büyüklükte besteler yapmış Dede Efendi'nin musikisinin hayranı. Dede'nin muhteşem Ferâhfeza Ayin-i Şerif'ini halen dinlememiş olanlar ne kadar büyük bir eksiklik içindedirler.

Büyütmek için tıklayın

Büyütmek için tıklayın

Dede Efendi'nin hayatını bir kez daha gönül adamı Güngör Özyiğit'ten okuyalım: 

MÜZİĞİ HER DEM TAZE HAMMAMÎZÂDE DEDE

Çok insan anlayamaz eski musikimizden

Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden 

 

Yüz elli yıl sıra dağlar birer birer yücelir

Ve akibet Dede’nin anlı şanlı devri gelir

 

Bu musikiyi o son kudretiyle parlattı

Ölünce ülkede muhteşem bir güneş battı

 

                                                 Yahya Kemal

Yahya Kemal’in belirttiği gibi İsmail Dede, Itri, Zaharya, Tab’ı Mustafa efendi, Ebu Bekir Ağa gibi her biri ayrı bir devri simgeleyen büyük besteci1erin sonuncusudur. Sıradağlar benzeri birbirini izleyen bu dev sanatçılar silsilesinin son zirvesi: Dede Efendi! Zaten Türk Musikisinde sadece “Dede” denildiğinde ilk akla gelen odur.

Dahası, Osmanlı’nın çöküş döneminde, bu çöküşü zafere dönüştüren, eski görkemli günleri müziği ile yaşatan Dede’nin dehasıdır.

XIX. yüzyılın en büyük bestecisi olan Hammamîzâde İsmail Dede 9.1.1778’de Kurban Bayramı’nın birinci günü Şehzadebaşı’nda dünyaya gelir. Kurban Bayramı’nda doğduğundan kendisine “İsmail” adı verilir. Makedonya’da doğan, uzun süre Cezzar Ahmet Paşa’nın mühürdarlığını yapan, sonra İstanbul’a göç eden babası Süleyman Ağa, hamam sahibi olduğundan, İsmail’in isminin başına Hamamcının çocuğu anlamına “hammamîzâde” sözcüğü getirilir. İsmail yedi yaşında Çamaşırcı Mektebi’nde öğrenimine başlar. Kısa sürede sesinin güzelliği ile sivrilir ve okulun “ilahicibaşı”lığına getirilir. Derken oğlunun sınıf arkadaşı olduğu için Uncuzade Mehmet Emin Efendi’nin dikkatini çeker. İsmail’in yeteneğini hemen sezen Uncuzade, onunla meşke başlar. Birlikte yüzlerce eser geçerler.

O arada bir şarkının unutulan meyanı, İsmail’in o meyanı yeniden bestelemesi sayesinde hatırlanır. Bunun üzerine Uncuzade, hemen o gün İsmail’e musikiden icazet (diploma-izin) verir. Yine Uncuzade Mehmet Emin Efendi, korumasına aldığı İsmail’i on dört yaşında, Başdefterdarlık’ta Başmuhasebe Dairesi Kalemi’ne katip yardımcısı olarak yerleştirir. Yedi yıl kaleme giden İsmail, bir yandan Uncuzade ile dersleri sürdürürken, diğer yandan Yenikapı Mevlevihanesi’ne giderek dergâhın postnişini Ali Nutki Dede’den Türk Musikisinin inceliklerini öğrenir. Şeyh Galib’in de eğitmeni olan Ali Nutki Dede’den aynı zamanda, Mevlevilikle ilgili bilgiler de alır. Zaten gönülden eğilimli olduğu Mevleviliğe ve Mevlânâ’ya kalbini sıkı sıkıya bağlar. Daha yirmi yaşında gencecik bir delikanlı iken, 1001 günlük çileye soyunarak derviş olur. Öylece müzik eğitimi yanında, gönül eğitimine de girerek, nefsindeki benlik izlerini hak yoluna kurban etmeyi öğrenir. Derviş İsmail çile doldururken, babasının ölüm haberini alır. Daha sonra annesine rağmen hamamı satıp bütün parasını hayır işlerinde kullanılmak üzere dergaha bağışlar. Yine çilede iken:

Zülfündedir benim baht-ı siyahım

Sende kaldı gece gündüz nigâhım

İncitirmiş seni meğer ki âhım

Seni sevdim budur benim günahım adlı eserini besteler.

Derviş İsmail, saraydan çıkınca. büyük bir coşkuyla önce annesine uğrar ve “Anneciğim, hamamı satıp, parasını tekkede dervişlere yedirdim diye bana kırılmıştın. Bak işte pirim bana neler bağışladı” diyerek bir kese altını annesine bırakır. Oradan da akşam ezanından önce dergaha yetişmek üzere yola koyulur.

Tanrısal bir el, genç yaşında İsmail’in yolunu açar. Müzik mücevherini iyi tanıyan “ses kuyumcusu” bir sultan olan III. Selim tarafından keşfedilir. Tasavvufun ve Klasik musikinin bütün birikimine sahip Şeyh Galib’i yetiştiren Ali Nutki Dede’den el alır. Derviş İsmail çiledeyken Şeyh Galip ölür. Ona saygısı o kadar büyüktür ki, onun şiirine layık bir beste yapamayacağı duygusuyla ünlü Mahur Yürük Semai dışında, sözleri Şeyh Galip’e ait başka eseri yoktur.

Derviş İsmail, Padişah’ın buyruğuyla Ali Nutki Dede tarafından kısaltılan çilesini on ayda tamamlayarak “Dede” unvanına hak kazanır ve dergahta kendisine ayrılan, tırtılı kelebeğe dönüştüren “koza” misali, insanı insan yapan “ı” tipi hücreye yerleşir. Artarda bestelediği birbirinden güzel eserleriyle ünü iyice yayılır. Ses dünyasında Dede’nin şarkıları yankılanır. Özellikle:

Ey çeşm-ı âhû hicr ile tenhalara saldın beni güfteli Hicaz Nakış Beste’si dillerden düşmez olur.  O arada Dede, sarayda haftada iki kez yapılan Huzur Fasıllarına katılır. Kısa sürede, Sultan’ın baş sohbet arkadaşı (Musahıb-ı Şehriyari), ardında baş-müezzin (ser-müezzin) seçilme onuruna erer. 1801 yılının sonlarında saraylı bir hanımla evlenerek, Akbıyık Mahallesinde kiraladığı bir eve taşınır. Ancak dergahtaki hücresine de sürekli gelerek, öğrencilerine musiki eğitimi verir. Ve aralarında Dellal-zade Hacı Hafız İsmail Efendi, Mutaf-zade Ahmet Efendi, Nikağos Ağa, Hacı Faik Bey, Şakir Ağa, Hacı Arif Bey ve Rıfat Bey gibi insanların bulunduğu üst düzeyde besteciler Dede’nin dizi dibinde, onun eğitiminden geçerler.

Sanatı besleyen daha çok acılardır. Dede Efendi için de acı günler, gelir çatar. Ne var ki o da, Beethoven gibi acıların altında ezilmez. Acıları, yeni bestelerinin doğum sancıları olarak değerlendirir. 1804 yılında şeyhi Ali Nutki Dede’yi, bir yıl sonra da üç yaşındaki oğlu Mehmed Salih’i yitirir. Oğlunun ölümüyle, yüreği evlat acısı ile dağlanırken: Bir gonca-femin yaresi vardır ciğerimde güfteli, Bayatı murabbaı besteler. Üç yıl sonra annesi Rukiye Hanımı, arkasından da ikinci oğlu Mustafa’yı toprağa verir. O sıralarda çıkan Kabakçı Mustafa isyanında en büyük desteği III. Selim şehit edilir. Yine isyan sırasında, ortak bir kür besteledikleri yakın dostu, eski reisülküttaplardan Reis Mahmud Raif Efendi’nin katledildiğini içi yanarak öğrenir...

... Dede, son yıllarında, batı müziği eğitimi ile yetişmiş Abdülmecit’in sultanlığında, eski görkemli günlerin kendisi ile bittiğinin bilincindedir. Nitekim en yetenekli öğrencilerinden Dellal-zade’ye birkaç kez “artık bu işin tadı kalmadı” der. Sultan Abdülmecid’den hacca gitmek üzere izin alır. Bu son yolculuğunda yetiştirdiği öğrencilerinden Dellal-zade İsmail ve Mutafzade Ahmet Efendiler ona eşlik ederler. Kabeyi tavaf ederken duygulanır ve Yunus’un bir şiirini son eseri olarak besteler:

Yürük değirmenler gibi dönerler

Elele vermiş Hakka giderler

Gönül kabesini tavaf ederler

Muhammed’in kösü çalınır burda

Ol sultanın demi sürülür burda

Dede 29 Kasım 1846’da yine Kurban Bayramının birinci günü, yani doğduğu gün ölür. Ve Kutsal topraklara gömülür. Dede’nin yokluğu, onu tanıyan ve tadına varanlar için doldurulması zor bir boşluk bırakır. İnsan, onsuz yaşamak boşunaymış, nafileymiş duygusuna kapılır. Bunu da en güzel şekilde, Dede’yi en iyi anlayanlardan biri, ünlü şairimiz Yahya Kemal dile getirir:

Tâ’una giriftar olarak Mina’da

Can verdi cehennem gibi bir hummada

Fani (ölümlü) ise öz bestelerin hallakı (yaratıcısı)

Doğmak yaşamak nafiledir (boşunadır) dünyada.

Güngör Özyiğit

Kabe toprağına gömülen, musikimizin erişilmez bestekârı Hammamizâde İsmail Dede Efendi'yi anlatan bu güzel yazı Güngör Özyiğit'in kitaplarından alınmıştır. Ümit Coşkun